13 Nisan 2009 Pazartesi

YAZIKLAR OLSUN




Bursa'da MUDANYA Belediyesine ait hayvan barınağı olduğunu öğrendiğimde çok mutlu olmuştum, oturduğum bölgede sokak köpeklerinin toplanıp sağlıkLI ortamlarda yaşadığına o kadar emindimki, bu güne kadar oraya gitmeye gerek bile gömedim, Çünkü Bursa'da Avrupa standartlarında bir barınak yapılmıştı ve buranında tıpkı o büyük barınağın minyatür bir kopyası olduğunu düşünmüştüm hep. Ama dün yani 12 Nisan Pazar günü, burdan bir pet sahibi kardeşimle atladık bisikletlere ve şu meşhur barınağı görmeye gittik... Barınak Bursa'nın en lüks yerleşim yerlerine sadece 1500-2000 metre mesafede bir tuğla fabrikasının arkasında, tabiri caiz ise gizlenmiş, gözlerden uzakta kamufle edilmiş bir yer... Çünkü uzaktan bakıldığında sadece fabrikanın çöplüğü olduğu intibağını uyandırıyor insanda... Yaklaştıkça burnunuza gelen ağır kokular tarif edilecek gibi değil, hayvan pisliğine karışan leş kokuları insanın beynine işliyor... Hemen girişte kafesler dışında yaşayan 15-20 köpek havlayarak karşılıyor sizi, hepsi sokak köpeği hepsi aç hepsi sevgisiz, daha  hemen girişteki manzara içerde karşılaşacaklarınızın adeta göstergesi, derme çatma tahtalarla, paslı teller le hazırlanmış alelade kafesler, pislik içindeler, hayvanların hemen hemen hepsi hasta, genellikle uyuz, açık kafeslerde ki durum ise içler acısı uyuz kol geziyor, safkan yada sokak köpeği demeden tıkılmış oldukları belli, kısırlaştırılmamışlar ve yavrulama ( üreme ) devam ediyor... dişi köpekler erkek köpekler yavrular hespi bir arada, sözüm ona sahipli olan köpekler var, görevliler söylüyor şunlar şu gazetecinin bunlar bu fabrikatörün yazıklar olsun ki kimbilir en son ne zaman gelip  baktılar hayvanlarına... Daha da kötüsü sözüm ona belediye buranın işletmesini bir  bayana vermiş, bayan belirli bir ücret alıyor ve orda da birilerini çalıştırıyor,,, bir aile anne , baba, ve yetişkin bir erkek oğul... yaşadıkları yeri gösteriyorlar bize, hayvan barınağında hayvanlar gibi yaşıyorlar... İstanbuldan gelmiş bu aile, sözüm ona işletmeci bayan onları çağırmış,,, elektrik yok, logar taşmış, su yok banyo yok, insanlar içinde bulundukları pislikten utanarak konuşuyor, ama bir o kadar da kızgın... Uzun zamandır uğramamış sözüm ona işletmeci bayan, belediye yönetimi değişince işler de değişmiş anlaşılan. Eski belediye bakanının bu konuda ki hassasiyetini çok iyi biliyorum bizzat kendinden dinledim ama  anladıım kadarıyla oda yanlış ellere teslim etmiş bu hayvanları.... barınak denen yerin hemen arkasında inanılmaz bir pislik var, yağmur ve kanalizasyon sularındna oluşan doğal gölette, bütün hayvan pislikleri, ve ve hayvan cesetleri mevcut...  Sözüm ona gömülen hayvan cesetleri diğer hayvanlar tarafından açığa çıkarılmış, söylenene göre daha önce kafesler birbirlerini yiyenler de olmuş. İnanın gördüklerimden sonra hiç şaşırmadım... Herkes kendi bildiğine bir şeyler yapıyor kimsenin de yaptığından haberi yok... barınakta ayağını kaybeden köpekler mi ararsınız, yoksa gece çöplerle birlikte atılan köpek cesetlerimi, satılacak yada para edceği düşünülen hayvanlar bile berbat haldeler bir kaçı hariç. Orası için söylenecek söz bulmak imkansız,,, pislik dedikleri şey bu olsa gerek, inanın  zaten hayvan severlerin  pekde fazla olmadığı bir ülkede yaşıyoruz ve  gerçekten bazen onlara hak vermemek mümkün değil, bizler hayvan severler burnumuzun dibindeki bu pislik ve yok etme yuvasını nasıl  olupta görüp bir şeyler yapmamışız gerçekten şaşırıyorum... Bu güne kadar oraya gitmediğim içinse  ayrıca hayıflanıyorum keşke bu rezaleti daha önce görebilseydim... Şimdi bu formu okuyan herkesten rica ediyorum ( http://www.hayvanhaklariaktivistleri.org/ )yanda linki bulunan Hayvan Aktivistleri Derneğine bu konuyla ilgili mailler atalım ve onlardan bu konuda bizlere yardım etmeleirni isteyelim. Şunu üzülerek söylüyorum ki Bursa da bulunan hayvan derneklerinin hiç biri orayala ilgilenmemiş bile, nedeni çok iş olması, pis olması, ve sanırım istedikleri reklamı onlara sağlayamayacak olması. Burdan bu derneklerin hepsi ni ayrıca kınıyorum.... Haydi arkadaşlar Bursa için, ordaki hayvanlar ve daha da kötüsü  , orda hayvan gibi yaşamaya mahkum edilen insanlar için derneği mail yağmuruna tutalımmm...

7 Nisan 2009 Salı

REİS SEATTLE’IN MEKTUBU:



 

Washington’daki Büyük Şef topraklarımızı satın almak istediğini bildiren sözünü göndermiş!.. Büyük Şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de göndermiş!.. Bu çok nazik bir davranış… Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza hiç gereksinimi yok. Ama biz onun önerisini düşüneceğiz. Çünkü iyi biliyoruz ki eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz. Gökyüzünü, toprağı, kayaların ısısını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor!  Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltılarına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz?

 

Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlayamıyoruz!.. Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün o kumsallar ve sahiller, karanlık ormanlardaki sis, uçsuz bucaksız alanlar ve havada vızıldıyarak uçuşan her bir böcek, halkımızın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden sızan sular, Kızılderili’nin anılarını taşır. Beyaz adamın ölüleri, yıldızlar arasında yürümeye gittikleri vakit, doğdukları ülkeyi unuturlar. Halbuki bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek, o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, bizim kızkardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal bunlar da bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan bularlaşan ısı ve insan; hepsi aynı ailedendir. Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken bizden çok şey istemiş oluyor.

 

Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız!.. Öyleyse topraklarımızı alma önerisini düşüneceğiz. Ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için önemlidir. Dereler ve nehirlerden akan pırıltılı sular, sadece su değildir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır. Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlayınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki her bir yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

 

Eğer toprağımızı size satarsak hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza da öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize göstereceğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

 

Kızılderili her zaman, ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi önünden kaçması gibi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, ağaçlar dünyanın bu parçaları, bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası diğeri ile aynıdır. O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Aldıklarının kendinden parçalar olduğunun bilincinde değildir. Dünya onun anası değil düşmanıdır. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder. Ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Dünyayı çocuklarından uzaklaştırır. Buna da aldırmaz. Babalarının mezarları, çocuklarının bu dünyadaki hakları unutulmuştur.

 

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

 

Bilmiyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin yer yoktur. Orada bahar gelince yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, takırtı bizim kulaklarımıza bir hakaret gibi gelir. İnsan eğer bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini dinleyemezse, yaşamın ne anlamı kalır? Ben Kızılderiliyim… Bunlardan başkasını anlayamam…

 

Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgarı herşeye yeğler. Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam, öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir. Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için çok değerli olduğunu hatırlamalısınız. Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tad alan rüzgarı koklamasını öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

 

Toprağımızı almak önerinizi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek, bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak… Kızılderililer sizin yollarınızı, sizin adetlerinizi anlamazlar. Çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm!.. Beyaz adamın, geçerken dumanlı demir attan vurup bıraktığı ve ne amaçla öldürdüğünü hala anlayamadığım binlerce bufalo.. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bufalodan nasıl önemli olabileceğini anlayamıyorum!.. Ve biz vahşi olduğumuzdan bufaloyu yalnız aç kalmamak için öldürürüz. Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar yok olsaydı, insan ruhu o büyük yalnızlığa dayanamaz ölürdü. Ayakları altındaki toprakların, büyük babalarımızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağın, akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu çocuklarınıza söyleyiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar.

 

Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin: Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün her şey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.

 

Halkım için ayrılan bölgeye gitme önerinizi düşüneceğiz. Ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil artık. Çünkü çocuklarımız babalarının aşağılandığını görürler. Kalan günlerimiz çok olmayacaktır. Bir zamanlar sizin gibi güçlü olanların ve ormanlarda özgürce dolaşanların mezarları da kalmayacak. Onları anmak ve yaslarını tutmak için, bir zamanlar bu dünyada yaşamış olanların çocukları da kalmayacak… Bunun için neden yas tutalım?

 

Kabileleri insanlar yapar. İnsanlar gidince, kabileler de olmaz. Kızılderili de yok olur. Tıpkı denizin dalgaları gibi; insanlar gelir ve insanlar gider. Şimdi de sanki arkadaşıymış gibi kendisiyle konuşabilen Tanrısıyla birlikte beyaz adam gelmiştir. Bildiğim bir şey var ki, belki beyaz adam da bir gün bunu keşfedecektir. Siz nasıl şimdi bizim toprağımıza sahip çıkmak istiyorsanız ve sonunda sahip olduğunuza inanacaksanız, aynı şekilde Tanrınıza da sahip olduğunuza inanıyorsunuz. Ama hiçbir zaman olamayacaksınız!.. Eğer Tanrı sizin anlattığınız gibi gerçek Tanrı ise, sevecenliği yalnız beyaz adama olamaz.

 

Beyazlar da bir gün diğerleri gibi geçip gideceklerdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Yatağına pislik yığmaya devam eden, bir gece kendi pisliğinde boğulacaktır.

 

Son, bize bir sırdır… Sizin getirdiğiniz gibi bir sonu biz anlayamıyoruz. Dipdiri tepelerin konuşan tellerle lekelendiğini, ormanın gizli köşelerini neden pek çok beyaz adamın kokusunun doldurduğunu, vahşi atların neden tutsak edildiğini, bufaloların neden katledildiğini biz anlamıyoruz. Böyle bir son bize bir şey anlatmıyor. Çalılıklar nereye gitmiş?.. Kartal nereye kaybolmuş?.. Hızlı koşan bir ata ve av avlamaya neden veda etmek gerecekmiş?.. Bütün bunlar ne demektir?.. Yaşamın sonu… Ve; herhalde yeniden yaşamaya çalışmanın başlangıcı…

 

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu belki de bize vaat ettiğiniz bölge için olacaktır. Orada belki de kalan günlerimizi gönlümüzce yaşayabiliriz. Bu dünyada, son Kızılderili de yok olduğu zaman, yalnızca çayırlar üzerinde bulut gibi hareket eden bir anı kalacaktır. Bu kıyılar, bu ormanlar halkımın ruhunu koruyacaktır. Çünkü onlar bu dünyayı yeni doğan bir çocuk anasının yürek atışını nasıl severse, öyle severler… Öyle ise, toprağımızı alırsanız, onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Anılarını da aynen saklayınız.

 

Onu çocuklarınız için; bütün gücünüzle, bütün aklınızla ve bütün kalbinizle koruyunuz ve seviniz.  Göreceksiniz… Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz.

 

Duwarmish Kızılderililerinin Reisi

 

Reis  Seattle

TOPLU TÜKENİŞLER


Kaliforniya Üniversitesi'nden Robert Rohde ve Richard Muller, deniz fosilleriyle ilgili bir veri bankasını değerlendirdikten sonra dünyada yaklaşık olarak 62 milyon yılda bir, toplu tür tükenişlerin yaşandığını buldular.

Bu sonucun ürkütücü tarafı şu: Dinozorları da dünya sahnesinden silen son toplu tükenişten bu yana 65 milyon yıl geçti ! Eğer türlerin toplu halde tükenişleri gerçekten de fizikçilerin hesapladıkları gibi 62 milyon yılda bir tekrarlanıyorsa o zaman her an yeni bir tükeniş yaşanabilir demek. Rhode ve Muller geçen 542 milyon yıl içindeki 36.000'i aşkın deniz canlısı fosilini incelerken şaşırtıcı bir şekilde 62 artı/eksi üç milyon yıllık bir döngüye rastlamışlar. Ve motifin rastlantıyla açıklanamayacak kadar düzenli olduğunu söylüyorlar. "Güneş sistemimizin periyodik olarak evrendeki gaz bulutlarında hareket ettiğini sanıyoruz diyor Rhode ve Muller Nature dergisinde. Ya da periyodik toplu tükenişlerin nedeni dünyanın kendisinde de gizli olabilir. Öyle ki tekrarlanan yanardağ etkinlikleri, veya deniz seviyesindeki oynamalar da düzenli olarak toplu tükenişe yol açabilir. Ayrıca periyodik olarak kuyrukluyıldız yağmuruna neden olan bir uydu da akla gelmekte. Süre kısaldı Bilim adamları bugüne değin sadece 140 milyon yıl arayla tekrarlanan bir toplu tükeniş dönemi biliyorlardı. Bu da tekrarlanan buzul devirleriyle açıklanabiliyordu. Aslında bilim adamları ikinci bir toplu tükeniş döneminden haberdardı, fakat verileri güvenirli bulmadıkları için herhangi bir açıklama yapmamışlardı. Bu durum şimdi her ne kadar değiştiyse de yine de kuşkulu yaklaşımlar da söz konusu. Mesela Santa Barbara Çevre Analizleri ve Sentezleri Ulusal Merkezi biyologu John Alroy :" Motifin hiçbir mekanizmayla açıklanamayacağını söylemeleri çok hoş" diyor National Geographic News dergisinde. Humboldt Üniversitesi paleontologu Wolfgang Kiessling, söz konusu devirlerin daha çok deniz seviyesindeki oynamalarla ilgili olduğunu düşünüyor. (hurriyet)

30 Ocak 2009 Cuma

KESERİM. BİÇERİM.





Ormanları yok edecek kanunu Cumhurbaşkanı onayladı. Peki bu ne anlama geliyor?

Şu soruyu artık daha sık soruyorum: Dünya devletlerine doğayı yok etme hakkını kim veriyor?

Devlet Su İşleri doğa harikası gölleri kurutma yetkisini kimden alıyor?

Milyonlarca yıldır akan bir nehrin üzerinde dev bir baraj inşa etme hakkını kim, nasıl elde ediyor?

Türkiye'nin ormanlarını inşaat alanına çevirme arzusu nasıl yasalaşabiliyor?

Hiç şüphesiz tüm bunları kendinden başka bir şeye değer vermeyen insanlar talep edebilir.

Devletin görevi ise bu talepleri üstün kamu yararı çerçevesinde değerlendirerek doğru karar vermektir. Kamu yararı tersini gerektiriyorsa, bu talepleri geri çevirmektir. Kamunun yararını koruyan kanunları korumaktır.

Ancak Türkiye'de böyle olmuyor.

Kamunun yararını koruyan kanunlar değil, bitmez tükenmez talepleriyle Türkiye'nin suyunu ve toprağını yağmalayan lobi grupları korunuyor. Onlar için kanunlar rahatça değişebiliyor.

Son kanun değişikliğinin ana gerekçesi kamuoyuna şöyle açıklanıyor: 50 milyar dolar gelir elde etmek. Açıkça, 50 milyar dolar, üstün kamu yararından değerli görülüyor. Kamuoyu da, bu durumu destekleyebiliyor.

Peki nedir bu konudaki üstün kamu yararı? İşin doğrusuna nasıl karar vermeli?

Üstün kamu yararıyla ilgili kararlarda üç temel dayanağınız olmalı: Bilim, yasalar ve kamu vicdanı.

Ormanların kesilip inşaat alanına dönüştürülmesiyle ilgili duruma baktığımızda, yapılan kanun değişikliğine dair tek bir bilimsel dayanak bulamıyoruz. Tam tersine, bilim insanları tek vücut olmuş insanlığın geleceği için doğal ormanların korunması gerektiğini söylüyor.

Yasaların orman talanına nasıl baktığı da çok açık. Daha önce bugünküne benzer dört ayrı yasa Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş.

Ağacın kutsal kabul edildiği bir toplumda, kamu vicdanının bu düzenlemeye nasıl yaklaştığını tahmin edebilmek de çok zor değil. Belki kamuoyunu 50 milyar dolarla ikna edebilirsiniz, ancak, kamu vicdanını asla. Çünkü vicdan, içimizdeki adalettir ve bize bireysel çıkarlarımız yerine dünyaya karşı sorumluluğumuzu hatırlatır.

Yapılan son yasal düzenleme, sadece ormanlarımızı değil, bilimi, hukuku ve kamu vicdanını da kesip biçerek yapılmıştır.

Bu nedenle üstün kamu yararına hizmet etmesi mümkün değildir ve eğer geri adım atılmazasa ülkemize zarar getirecektir.

ORMANLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM BİRLİĞİ'NİN* BASIN BİLDİRİSİ

27 Ocak'ta ormanlarımıza zarar verecek uygulamaların alt yapısını oluşturan 5831 sayılı "Tapu Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı.

Bu düzenelemenin anlamı:

"Orman kadastro" çalışmaları, 3402 sayılı Kadastro Kanunu uyarınca ormancılık eğitimi almamış, orman ve ormancılık konularında hiçbir uzmanlığı bulunmayan kişilerden oluşturulan "kadastro ekipleri" tarafından da yapılabilecektir. Bilindiği gibi, "orman kadastro" çalışmaları kapsamında yalnızca mülkiyet sınırları belirlenmemekte, herhangi bir yerin çeşitli nedenlerle orman sayılmamasına yönelik kararlar da alınmaktadır. Dolayısıyla, "orman kadastrosu", "2A" ve "2B" uygulamaları sırasında, "orman" sayılması gereken alanlar çok daha kolay daraltılabilecektir.

5831 sayılı yasada yer verilen "3194 sayılı İmar ile 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunlarındaki kısıtlamalar dikkate alınmayacaktır." hükmü, kamu yararına imar düzenlemelerinin yapılabilmesini, çevre sorunları olmayan kentsel yerleşmelerin oluşturulabilmesini ve tarım arazilerinin korunabilmesini olanaksızlaştırabilecektir. Bu nedenle, Anayasamızın 44, 56 ve 57. maddelerine aykırıdır.

5831 sayılı yasada yer verilen "İlgili idarelerce 15 gün içerisinde Kadastro Müdürlüğüne bilgi verilir, bu süre içinde cevap verilmediği takdirde, söz konusu alanların bulunmadığı yönünde cevap verilmiş sayılır" hükmü ise orman alanlarında hak düşürücü olabilecek ve SİT alanlarının dahi ifraz ve tevhidine yol açabilecektir.

(*)Ormanlarımıza Sahip Çıkalım Birliği (OSB), OR-KOOP, TOD, TEMA, TARIM ORKAM-SEN, KIRSAL ÇEVRE ve DOĞA DERNEĞİ'nin yürütücülüğünü yaptığı, 70'i aşkın demokratik kitle örgütünün katılımıyla oluşturulmuş gönüllü bir birliktir. OSB, altı yıldır, ormanlarımıza ve kamusal bir etkinlik alanı olan ormancılığımıza zarar verebilecek düzenlemelerin belirlenmesine, kamuoyunun bu doğrultuda uyarılmasına ve bilgilendirilmesine yönelik çeşitli etkinlikler gerçekleştirmektedir.

29.01.2009

Güven Eken
Doğa Derneği Başkanı
guven.eken@dogadernegi.org