27 Haziran 2011 Pazartesi

HAYVAN ÖLDÜRMEK YASALLAŞIYOR!! HERKES OKUSUN VE MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK PAYLAŞIN LÜFTEN, LÜTFEN, LÜTFEN !!!!


Hayvanlara "ötanazi yasası" geliyor !..


Bazı medya kuruluşlarında yer alan haberlere göre Avrupa Birliği'ne uyum sağlamak amacıyla hazırlanan "Veteriner Hizmetleri, Gıda ve Yem Kanunu" taslağı sayesinde "hayvanların yaşam haklarının ellerinden daha kolay, nasıl alınabileceği" konusunun mecliste görüşüleceğini öğrenmiş bulunmaktayız.

" maddesi yer almaktadır.Söz konusu taslakta "

Şayet bu taslak yasalaşırsa, hayvanların insanlara göre herhangi bir "risk" oluşturduğu tespit edilmesi durumunda hayvanlara KOLAYCA ötanazi uygulanabilecek. Her zamanki gibi bu "risk"in hangi durumlarda oluşacağı ve uygulama ile ilgili usul ve esaslar ilgili bakanlıkça belirlenecek.
HAYVANLARIN YASAL OLARAK ÖLDÜRÜLECEĞİ BİR
Kanun taslağının yasalaşması halinde "risk oluşturabilecek" hayvan olarak sınıflandırılan hayvanlar hakkında ötanazi kararı veteriner hekimlerce verilecek, uygulama veteriner hekim tarafından ya da veteriner hekim gözetiminde yapılacak. Kısacası bu yasa, hayvanların ölümlerini meşrulaştıracak, en temel ve en kutsal hak olan yaşam hakkı, SADECE BİR KİŞİNİN kararıyla hayvanların elinden alacak.
ÖTANAZİ, HAYVANLAR İÇİN ASLA BİR HAK OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEZ
"Hayvanları uyutma" olarak anılan ötanazi uygulaması, hayvanları öldürmenin kibarca karşılığıdır. Tıp literatüründeki ötanazi teriminde bireyin kendi talebi esas alınmasına rağmen insanların ötanazi istekleri sadece bazı ülkelerde kabul görmektedir. İnsan üzerinde bu kadar tartışılan bir konuyu taleplerini dile getiremeyen hayvanlar üzerinde uygulamak ne kadar doğru olabilir? Ötanazi uygulaması tartışmaya son derece açık ve derneğimizin kesinlikle tasvip etmediği bir uygulamadır.

Ötanazi uygulanmasına "acıya son verme" işlemi olarak bakılması çok yanlış bir görüştür. Çünkü hayvanlara ötanazi uygulanırken çoğu kez genel anestezi uygulanmadığından hayvan ölüme yaklaştıkça ciddi şekilde acı çekmektedir. Ancak, bu gerçek çoğu kez ötanaziyi uygulayan hekimler tarafından ne yazık ki hayvan sahiplerine belirtilmemektedir. Konuya farklı bir bakış açısıyla bakıldığında ise bu yasada insan sağlığı için tehdit oluşturabilecek hayvanlar hakkında verilen ötanazi/öldürme kararları hastalıkların tedavisini de engellemektedir. Çünkü hastalıkla karşılaşıldığında öldürmek, zaten çok zayıf bir konumda bulunan veteriner hekimliğin de tıbben gerilemesini sağlayacaktır. Bu kanun taslağında da olduğu gibi, 5199 sayılı koruma yasası hükümlerinin içine hayvan için ötanazi kararı verme, yani diğer adıyla ÖLDÜRME kararı hekimin inisiyatifine bırakılarak hayvanların öldürülmesi kolaylaştırılmış ve ötanazi kararı gerektiren çok istisnai durumlar olmadan, sakatlığı nedeniyle ya da tedaviye cevap vermediği için birçok cinayetin bu yolla işlenmesine olanak tanınmıştır. Ötanazide bireyin kendi arzusu ve talebi esastır. Hayvanın kendi hakkında ötanazi talebinde bulunması mümkün olmadığından ötanazi tabiri hayvanlar için yanlış ve anlamı dışında kullanılmaktadır. Günümüzde ötanazi adı altında işlenen cinayetlerin sayısı oldukça fazladır ve ötanazi terimi bu cinayetlerin örtbas edilmesinde çok iyi bir araç haline getirilmiştir. Bir türün diğer bir tür hakkında böyle bir karar vermesi etik açıdan kabul edilemez bir durumdur. [ Ötanazi konusunda çok özel ve istisnai durumlar ayrıca değerlendirmeye alınmalıdır. ]
ÖLDÜRÜLMEK ve ÖLDÜRMEK "HAK" OLAMAZ, HAK OLARAK TANITILARAK TEŞVİK EDİLEMEZ
Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği olarak, yukarıda, ötanazi hakkındaki yorum ve görüşlerimizde de yer verdiğimiz nedenlerden dolayı bu yasanın meclisten geçmesinden büyük endişe duymaktayız. Ayrıca, medyada bu imha amacı güden yasa tasarısının hayvanlara bir "HAK" tanıyacağı şeklinde duyurulmasından da büyük rahatsızlık duymaktayız. Bu kanun tasarısının yasalaşması ile birçok hayvan için "kılıfına uydurulmuş" ölüm kararları çıkarılacak, Türkiye şartları göz ardı edilerek ve dayatmacı bir zihniyetle hazırlanmış olan, hayvan konusuna yanlı yaklaşan mevcut mevzuatlar nedeniyle zaten hiçbir zaman tamamen koruyamadığımız hayvanların yaşam hakları bir bir ellerinden alınacaktır.
Lütfen uyarılarımızı dikkate alın ve ölümleri meşrulaştıracak bu kanun taslağına tepkinizi gösterin.

21 Haziran 2011 Salı

SÜT ANNE ŞART MI?

Hepimiz ansizin henuz kendi basina beslenemeyecek kadar kucuk bebek kedilerle karsilasabiliyoruz. Cogu zaman da ne yapilacagini bilememekten veya sut anne ararken bebeklerin hayati riskleri ile panikleyebiliyoruz. Ben simdiye kadar henuz gobek bagi dusmemis kadar kucuk yavru kediler de dahil bir cok biberonluk yasta kedi buyuttum ve hic sut anne ihtiyacim olmadi. Sut anne aramanin ve beklemenin riskni goze alamadigim gibi annenin yavru kediyi kabul edeceginin garantisi de yoktur. Kaldi ki eger annenin bir kac tane yavrusu var ise ve zaten sokakta yasayan iyi beslenememis bir anne ise yeni bebekle/bebeklerle daha da hirpalanacak olmasi kacinilmazdir.
Yavru kedi bakimi her acidan bir sureligine zor ve dikkat isteyen bir surectir. Genellikle en buyuk sorun, calisan kisilerin belirli saatlerde besleme yapamamasidir. Sayet bir kac saatte bir beslenmesi gereken yavrular bulmussaniz ve saatleriniz bir nebze de olsa uygunsa asagidaki bilgiler buyutme surecinde umarim yardimci olacaktir.



Gözleri açilmamis bir yavru kedi 15 günlükten büyük degildir. Yavrunun beslenmesini, buldugunuz andaki fiziksel durumuna göre saglamaniz gerekebilir. Ayrica kendi basina beslenemeyecegi için onu doyurmak size düsecektir.
Ilk olarak bir veterinerden yardim isteyin. Götürebiliyorsaniz klinige götürün ya da telefonla bilgi alin.

Henüz kendisi beslenemeyen kedilerin beslenmelerini saglamanin en saglikli yolu yavru kediler için yapilmis olan biberonlardir. Biberon temin etmeniz mümkün degilse damlalik veya ignesiz bir siringa da isinizi görebilir. Siringa ya da damlalik temin edemiyorsaniz bir plastik eldiven, temiz ve düz bir poset acil durum çözümü olabilir. Plastik eldivenin sadece bir parmaginin ucunu, posetin bir kösesini igne ya da makas yardimiyla 1-2 milimetre delmeniz gidanin gelmesi için yeterlidir. Açtiginiz delik küçük olursa yeteri kadar beslenemeyebilir, fazla büyük olursa da bogulmasina yol açabilir. En kisa zamanda biberon temin ederseniz beslenmesini daha kolay yapacaksiniz.

Siringa veya damlalik ile beslerken de dikkat edilmesi gereken en önemli nokta gidayi kediye verirken nazik ve yavas olmaktir. Gidayi asla çok hizli enjekte etmemelisiniz. Siringa ya da damlaligin açisini çok iyi ayarlamalisiniz. Siringayi veya damlaligi geriye, bogazina dogru tutarsaniz yavrunun bogulmasina sebep olabilirsiniz. Siringanin sadece ucunu, yani bir kaç milimlik bir kismini kedinin agzina sokmalisiniz.
Kediyi siringa veya damlalikla beslemenin en kolay sekli, yüzü size dönük olacak sekilde dizinize ya da kucaginiza aldiktan sonra ensesindeki deriyi nazikçe geriye dogru çekerek agzinin hafifçe açilmasini saglamak olacaktir. Direnmeye çalisabilir. Bu durumda biraz sakinlesmesini saglayin ve beslemeye bir süre ara verin.
Bu sekilde tutumakta zorlaniyorsaniz kedinin basini nazikçe avucunuza alarak dizinizde tutabilirsiniz. Çok fazla hareket etmesine izin vermeden siringayi agzinin yan tarafina yerlestirip gidayi yavas yavas enjekte edebilirsiniz. Siringayi biberon pozisyonunda da tutabilirsiniz ama emmeye çalisacagi için damagini zedelemesi söz konusu olabilir. Genellikle siringa ile beslenen yavru kedilerin agzinda yaralar olusur. Bu duruma meydan vermemek için siringayi mümkün oldugunca kedinin damaklarina degdirmemeye çalisin.

Biberonla besleyecekseniz yasina en uygun olan biberon agizligini tercih etmelisiniz. Petshoplarda yavru kediler için uygun büyüklükte biberonlar bulabilirsiniz. İnsan bebekler için kullanilan biberonlari tercih etmeyin. Meme agizlari çok genis olacagindan dolayi yavru yeteri kadar beslenemeyebilir.
Veterinerinizin tavsiye ettigi sekilde ve miktardaki mamayi biberona doldurduktan sonra kediyi bir havluya sarin. Beslenme sirasinda asiri heyecanlanip çok hareketlenecegi için tirnak darbeleri almaniz ve yaralanmanizi engellemek için havlu önlem olabilir. Ayrica beslenirken dökülebilecek gidanin da havlu yardimiyla dagilmasini engellemis olursunuz..

Dik bir sekilde oturup, kediyi kucaginiza alin. Kediyi tutarak sirtini kendinize yaslayin. Arka patileri kucaginizda ön patileri elinizde olacak sekilde tutun. Diger elinizde biberonu nazikçe agzina yerlestirmeye çalisin. Ilk anda ne oldugunu anlamayacaktir. Biberonun içindeki gidadan bir miktar agzinin kenarlarina damlatin. Tadini aldiktan sonra yeniden biberonu agzina yerlestirmeye çalisin. Bir kaç beceriksiz hamleden sonra biberonu emmeye baslayacaktir. Biberonu emmeye basladiktan sonra ön patilerini serbest birakin böylece biberonu ön patileriyle tutabilecektir. Bir kaç kez ara vererek dinlenmesini saglayin ve düzgün beslenip beslenmedigini kontrol edin. Biberonla bile bogulma riski yasayabilirler.

Doydugu zaman biberonu birakacaktir. Içinde gida kaldiysa bitirmesi için zorlamayin. Eger verdiginiz miktarin yeterli olduguna eminseniz biberondaki gidayi bitirdikten sonra tekrar doldurup vermeyin. Beslenmesi bittikten 15-20 dakika sonra tuvaletini yaptirin.

Annesiz bebek kediler günde en az 4 defa beslenmelidir. Beslenmenin hemen ardindan bebegin karninda bir genisleme olabilir ancak bu genislemenin asiri olmamasina dikkat edilmelidir. Dogumdan sonra birkaç hafta boyunca bebek kediler yemekten ve uyumaktan baska hiçbirsey yapmayacaklari için sürekli miyavlamalari üsüdüklerine veya aciktiklarina isaret edebilir.

Evde hazirlanan mamalar çogu zaman bebek kedilerin beslenmesinde tercih edilir. Ancak birebir kedi sütüne bagli kalinarak hazirlanan ve içinde her türlü vitamin ve minareli barindiran kedi mamalarini da veterinerinizden temin edebilirsiniz (örnek kitty milk ve milkopet). Bebek kediyi sürekli sütle beslemek kesinlikle tavsiye edilmez. Bu tür beslenme sekli ciddi boyutlarda ishale yol açabilir. Ama yinede inek sütüyle beslenecekse laktozsuz olanlari tercih edilmelidir. Laktozsuz süt kullanmak, sütün kedide gaz yapmayacagi anlamina gelmez.

Acil durumlarda kalindiginda bir kaç ögün için örnek mama karisimi su sekilde olabilir.

1 cay bardagi yari yariya (kaynamis sogumus su ile) sulandirilmis süt
1 adet kup seker
1 cay kasigi mayonez

Burada anlasilmasi gereken ayrinti sudur: Kedi sütü icinde kur gida orani en yuksek ve yagli süttür. İnek sütündeki kuru gida oranina gore 2 kat gida icerir. Bir hayvanin sütünü baska bir hayvana vermek cogu zaman alerjik reaksiyona yol actigi icin süt sulandirilir. Ancak sadece inek sütü verecekseniz bir de sulandirdiginiz zaman yavru kedinin alacagi kuru gida oranini %2 ye kadar dusurursunuz. Bu da yavrunun sadece su almasi anlamina gelebilir. Annesinin sütünde yaklasik %9 kuru gida miktari vardir.
Sadece süt ile beslemek, yavru kedide kacinilmaz ishal ve rasitizme sebep olacagindan dolayi uzun süre bu beslemeyi yapmak tehlikelidir.
Acil durum beslemesinde mayonez katmak, sulandirilmis sut icindeki gida miktarini arttiracaktir. Seker, beslenmesi riske girmis, enerjiye ihtiyaci olan yavru icin o andaki destek olacaktir. Surekli yapilmamasi gerektigini tekrar hatirlatmak isterim. Mumkun olan en kisa surede kediler icin olan destek gidadan temin edilmesi en sagliklisidir.

Veterinerinize danisarak, prematüre bebek mamasi, kitty milk veya milkopet toz mamalari paketlerin arkalarinda bulunan tarife göre hazirlanarak verilebilir.

Bu gibi durumlarda kullanilacak en dogru beslenme sekli, premium mama markalarinin kediler için ürettikleri bakim mamalarini kullanmaktir. (Örn: Hill's a/d)
Yine veterinerinize danisarak Multi Tab veya Vidaylin Surup gibi vitaminlerden bir kaç damla verebilirsiniz.


EBRU GÜNGÖR
www.kedilerimiz.com

18 Haziran 2011 Cumartesi

SESİMİZİ DUYAN VAR MI?








Sabah kalkıp ilk yaptığınız iş nedir?

Kimisi WC.' ye gidip el, yüz yıkayıp ya da duş alıp kimisi bir sabah kahvesiyle kendisine kimisi de kahvaltıyla kendisine gelir. Bazı şanslılar sabah sporu, evdeki bürosunda güne hazırlık yaparken, kimisi de önceki geceden attığı bir iki kadehin ağırlığıyla çarsaf ve yastığı ile savaş halinde kendisini baskı halinde WC.' ye yönlendiren böbrekleriyle savaş vererek uyumaya calışır.. Bir kısmı da alelacele giyinip ise yetişip günün akışı ve stresi altında ezilmeye başlamadan şöyle bir sabah dedikodusu bir iki telefon konuşması yapar değil mi?

Peki bunun devamında bizler, biz hayvan sever diye adlandırılanlar ne yapıyoruz biliyor musunuz? İşimizin başına oturup ilk sabah yoğunluğunu attıktan sonra o dakikaya kadar telefonla bir haber gelmediyse ya da tv'de haberlerde kötü bir haber görmediysek korka korka e-maillerimize bakmaya başlıyoruz...

Bugun hangi Allahın belasi insafsiz belediye nerde kaç hayvana kıydı... Kac köpek tecavüzde öldü, kaçı barınaklarda can çekisiyor, kim nerede hayvan dövüştürüyor, kliniklerde baktırdığımız minik kedi kurtuldu mu, şu üzerine bezsin dökülen ve yaklıan köpek iyi mi, kim nerde kiminle hayvan hakları için savaş veriyor , kaç tanesini sahiplendirip kurtarabiliriz diye cebelleşiyoruz..

Bu beni neden ilgilendirir diye merak mi ettiniz buyrun yazıyorum işte.......

Vatanını seven vatandaş, dini bütün bir müslüman, sporu ve sporcuyu seven bir eski bir atletizimci, aşk isteyen kadın, çocuk isteyen onlarca yol deneyen anne aday adayı, politikacıların hepsini bir kazanda kaynatmayı düşleyen eski bir aktif, bürokrasiden nefret eden ama uymayı da bilen bir koyun, süper yemek yapan bir ahçı, dansı seven bir dansçı, magazini yakından takip eden bir izleyici , sinemayı takip eden bir sinemasever, kitapları okuyan bir kurt, gazeteleri takip eden bir meraklı, yarını nasıl çıkartırım eyvah faturalar geldi borsa ne alemde altın düştü diye tepinen bir ortadirek , işinin başında bir memur, ama en çok da bu millete hizmet vermek icin terorun kol gezdigi bir memlekette gorev yapan bir askerin onurlu esi, beni boyle yetistirdiği icin aileme daima dua eden tutan bir evladım...

Onun icin de yazdıklarım hepinizi ilgilendiriyor.. İlgilendirmek durumunda biz sizleri okuyoruz, dinliyoruz seyrediyoruz siz de hic degilse bir kere bizi yok saymadan amaaan kapatayım unuturum nasıil olsa işime bakayım demeden once bir düşünün lütfen... Uzun bir yazı ama eh bence değer hatta az bile... Yoksa ben de sizleri yok sayacağım ama bu arada siz vicdanınızla büyük bir savaş içerisinde acaba ne oldular diye meraktan kıvranacaksınız.....

Mutlaka her birinizin bir gun bir yerde bir şekilde iyi yada kötü bir hayvanla dialoğu oldu.. Olmaması imkansız çünkü onlar da bizim gibi bu dünya üzerinde en az bizim kadar yaşam hakkına sahip olarak varoldular..

Ama şimdi sizler hızla bir yere giderken çarptiginiz ya da çarpilip yol kenarina terk edilen o hayvanin sonrasinda başina neler geldiğini ya da nasıl kıvrana kıvrana öldüğünü hiç düşündünüz mü?

Muhtemelen böyle bir görüntü karşısında "iiiğğğğğ" gibi yüz ekşiterek bir tepki verip çekip gittiniz değil mi? Öyle değil ama.. O hayvanı ordan alıp bir yardımla arabanızı kirletmek pahasına hayata döndürseniz acaba gün sizin icin nasıil devam edecekti.. Ya da o hayvana carpıp gideni şikayet etseniz en azından aldığı ceza örnek olacaktı biliyorsunuz değil mi?

İster inanın ister inanmayın ama en inandığınız neyse onun aşkına su arabeskvari bir yazı da olsa biraz katlanarak okuyun lütfen..

Türkiyenin dörtbir yanında binlerce hayvan….. İşkence altında ve bağirta bağirta öldürüyorlar onları.. Ve biz hayvansever tabir edilen kitle tepiniyoruz elimizden geleni olmayan şartlarımızı zorlayarak, güç şeyleri oldurmaya çalışarak bu yolda ömek pahasına cebelleşiyoruz...

Allahın unuttuğu yerdeki yerlere terk edilip ölüme zorlanan, gözümüzün önünde en güvendiğimiz yerde canlı canlı katledilen, üstünden para kazanılıp bir de işkence gören, erkeklerin elinde tecavuz aracıolan , karnında bebeğiyle toprağa gömülen, gözleri oyulan,karnı deşilen, kuyruğu, kulağı, dili kesilen, dövüştürülüp kaybedince de öldürülen, başka hayvanlara yem diye verilen, yaşlanınca, hastalanınca, sakatlanınca, eşya yenileyince, evde çocuk doğunca, evden taşınınca, kısırlaştırılmayan hayvan doğurunca, işten eve geç dönüp yalnız yaşayamaz bütün gün bu diye düşünülüp o zaman vereyim ben bu köpeği ve bir çok sudan sebeple terk edilen binlerce hayvan binlerce...

Sadece kedi köpek değil bahsettiğim… Kuşlar, atlar, tavşanlar, balıklar…

Doğal yaşamına müdahale ettiğimiz tüm canlılar...

Kaçını, hangisini ve nasıl, hangi şartlarla kurtarabiliriz?

Bizleri ne sanıyorsunuz; MANYAK, SAPIK, CADI, DELİ, hayvandan başkasını bilmez BENCİL, insanları sevmeyen GARİPLER ORDUSU, onların üstünden para kazanan RANTÇI mı? Tabii ki heryerde olduğu gibi ayrıkotlarımız da var ama bizler onları bilip zaten uzaklaştırmaya calışıyoruz.. Ama bizler yukarda saydıklarımızdan hicbirsi değiliz.... DUYGUSALIZ, maddiyatımızı bu yolda tüketecek kadar CÖMERTİZ ya da ÇILGINIZ, AKLI BAŞINDA insanlarız, anneyiz, babayiz, kardeşiz, teyzeyiz, amcayız, anneanneyiz, dedeyiz, isçiyiz, memuruz, borçluyuz, girişimciyiz, biz de canlıyız oluyoruz yani ölebilme yetimiz bile var.. Bizler de evlenip ayrılabiliyoruz hatta aramızda herşeye rağmen mutlu kişilerin bile olduğu rivayet edilir.

Sizden çok şey değil sesimizi duyurabilmemiz, insanlara herşeyi eğrisi doğrusuyla , bu hayvanların da can taşıdığını ,peluştan değil bizim gibi eti, kanı, canı olduğunu anlatabilmemiz lazım..

Bakin sesimizi duyuramadığımız bizi yok saydıkları için neler oluyor... Zannetmeyin ki sadece Türkiye elimizden geldiğince her yere yetişmeye çalışıyoruz bizler..

Ve lütfen bana insana acınmayan bir yerde hayvana mı değer verilecek, aç çocuklar, insanlar, eğitim eksikliği gibi bahaneleri sıralayarak kaçış yolunu seçmeyin biz de biliyoruz biz de o insanların içindeyiz...

Unutmayın bizler de işe buradan tutarak devam ediyoruz. Bizi eleştirenler de o konuya eğilsinler ama bizleri daha doğrusu bu Allahın yarattığı diğer canlıları da yok saymasınlar…

Aklımız dimağımız durdu artık.. Ellerimizde belgeler, görüntüler, şahitler olduğu halde yazdığımız dilekçelerimiz o kadar yere, o kadar çok kişiye, onları adam yerine koyarak her şeyi kuralına uygun olarak yaparak yolladığımız halde tüm kapılar yüzümüze “çat çat" kapanıyor, inkarlar başlıyor hemen..

Koskoca belediyenin başkanı şehrinde olan bitenden bihaber ama işi bitirenler de ısrarla emir aldık diyerek ikilemde kalıyorlar.. Anlatamıyoruz herhalde kimseden yapacağından fazlasını değil sadece yapması gerekeni yani görevini istiyoruz biz...

Benim günahim nedir ki sokakta eziyet gören hayvanları her türlü şartimi zorlayarak evime alıp korumaya calışıyorum.. Zorum şu.. Nasıl ki insanin insana yaptığı kötülükleri hoş görmüyorsam , insanın hayvana yaptıklarını da hoş görmüyorum.. Nedir günahları sesleri çıkmaz itiraz edemezler biz ne verirsek yer, ne yaparsak uymak zorunda kalırlar..Ne yaptılar bize ne?

Çocuga saldıran pittbull'un günahını o hayvandan değil onu genetiğiyle oynayandan, üretenden, yetiştirenden sormak gerekli.. Hayvan ne bilsin hatasını ne anlasın ki.. Elimi çizen bir kedi yüzünden tüm kedilere düşman mı olayım şimdi.. O zaman hergün bir sürü insan katil oluyor onları da aynı şekilde kesip doğrayıp incelesinler bakalim bu adam kudurdu da mı katil oldu diye.. Ya da kafes ardında aç susuz barınağa tıksınlar.. İnanınki katilleri bir ay barınakta tutsak tövbe ederler.. Hapisaneler ile barınaklar içlerinde barındırdıkları canlıları değiştirsinler lütfen....

Ben hayvanlari seviyorum herkes sevmek zorunda değil ama bana da ; bu ülkeye vergi veren bana da saygı duymak zorundalar.. Benim oyumla belediye başkanı olmuş makam araçlarında boy gösteren , Başbakan olmus adamlar, benim alkışımla sanatçı olmuş adamlar, benim vergimle okuyan adamlar beni yok sayamazlar.. Benim paramla gazetesini alıp okuduğum adamlar, kanalını seyredip reyting kattığım adamlar beni "hadiii beee" diye iteleyemezler.. Bizlere destek olmanızı istiyorum...

Bizler tıkandık ve inanin ki gidişatimiz hic de iyi değil.. Sağlıksıiz nesiller yetisecek çocuklarımız kötü örnekler görerek büyüyecek...

Anneden yediği dayakla sinirlenen ve sokağa fırlayıp bir kedinin gözünü oyan ya da bir köpeği yakarak dikkat çekmek isteyen çocuklarımızı… Onların ileride birer katil olabileceği riskini biliyor musunuz..

Unutmayın şiddette ilk adım tamamıyla günahsız hayvana ikinci adım bebek ve çocuklara, üçünücü adım kadınlara, dördüncü insan ırkına…. Bu şekilde gidiyor.. Bu zinciri kırıp dur dememiz gerekiyor…

Kapımızın önüne koyacağımız bir tas suyun kaç can tarafından içileceğini biliyor musunuz ya da o evde çöpe dökeceğiniz artık yemeği yiyebilmek için çöp kovalarını kollayan yeni sistem belediyeciliktr tuzaklara düşen hayvancıkları..

Peki çocuklar karne hediyesi olarak alınıp sonra terk edilen canları.. Barınaklara terk edilen ağlayan yüreklerini..

Sadece zevk için avlanıp, çarsaf çarşaf fotoğraflarla güç gösterisi yapanları….

Kürkü için avlanan, eti için doğranan, deney için kullanılan canları….. Ülkeler kıtalar arası hayvan kaçakçığılığını biliyor musunuz? Kesilip çanta, anahtarlık, halı, kıyafet , süs eşyası yapılan kedi köpekleri…Timsahlar, yılanlar malum zaten...

Peki ya sirk denilen işkence evleri...... eğitilirken yedikleri dayakları, o koca koca filleri, kaplanların, arslanların çektikleri eziyetleri....

Zevk için canlı canlı haşlanan istakozları, ciğeri için işkence gören kazları.. Taze olsun diye beyni patlatılıp yenilen maymunları.. Gözleri asitle güya ulvi amaç için yakılan tavşanları.. Eti sütü olacak diye işkence gören inek, koyunları… Kuluçkalarında canlı canlı ezilen civcivleri, dayak yiyen tavukları…

Dövüştürülen horozları pekii.. Yada dövüştürlen köpekleri ve onlara dövüş talimi olan diğer köpekleri..

İşçi olarak çalışan hayvanları tecavüz mağduru; eşek, tavuk,kedi,köpe,at,inek, koyun, keçileriiii…

Tabii ki biliyoruz.. Canımız yanıyor mu hem de nasıl…

Bizler ölüp gideceğiz ve onlar da bizlerden gördükleri gibi götürcekler herşeyi.. Yapmayın yalvarırım yapmayın..

Bizlere destek olun .. Bakın bizler sizlerin vasıtasıyla milyonlarca insana ulasarak sesimizi duyurabiliriz, insanlar hem kendi haklarını, hem de hayvanlarvın haklarını öğrenirler.. Bilinçlenip ona göre sahiplenip , ona göre gerektiği yerde tepkilerini verirler... Vallahi öcü değiliz.. Hayvanları , insanlari sevmek adına barışa hasret kaldığımız şu zamanda hic değilse bir nebze huzur adına... Belediyeleri, devlet buyuklerini, en yüksektekileri, gizliden yönetenleri herkesi herkesi sadece yapmaları gereken konusunda uyaralım... Aramızda konusmayı bilen, anlatmayı bilen, insanları tatlı dille eğitebilecek o kadar cok değerli insanlar var ki.. Siz bizlere şans verin sonuçtan binlerce canlı memnun kalacak.. Bir cok evin içine huzur gelecek.. Hic değilse eğer kaldıysa ömrümün diğer yarısını bir nebze olsun huzurla geçireyim.. Çok mu şey istediğim....

Elimizde size bir ömür yetecek kadar malzeme var. Görüntüler içler acısı ,insanlar gorevlerini yapmıyor..

Her yerde kan kokusu var… Sadece acı acı hayvan çığlıkları………………..Acı acı… Yürek yakan, yürek dağlayan sanki benim canım yanıyor gibi… Gibisi fazla canım yanıyor…….

Ben iyi bir dünya ve hayat hak ediyorsam hayatlarını esarete ve sürgüne çevirip resmen gasp ettiğimiz o canların da hakları var…. Verelim mi haklarını geri.. Haydi……

Hiçbiryerden ve kimseden korkum yok sabrım ise hic yok....

Sevgiler.....

Ceyda BAL

17 Haziran 2011 Cuma

İYİ BARINAK OLUR MU ?


Bana sorarsanız olmaz! Ama mutlaka olur diyenlerde vardır içinizde, bu yüzden açalım konuyu derinlemesine ele alalım.
BARINAK adından da anlaşılacağı üzere barınma eyleminin gerçekleştirildiği yer , mekan olarak yerleşmiştir dilimize. Ancak uygulamada bu kavramın ifade ettiği eylemden çok uzak uygulamalar karşımıza çıkmaktadır. Birkaç tür barınak görüntüsü var ülkemizde, ama hiç biri gerçek amacına hizmet etmek konusunda yeterli değil. Ben kendimce birkaç grupta ele aldım barınakları ve hatta onlara kendimce isimlerde taktım.
İşte hem o ilginç isimler hem de neden bu isimleri aldıklarını paylaştım sizlerle.
VİTRİN BARINAKLAR: Genelde büyük belediyelerin bu konudaki hassas insanlar için hazırladığı , göstermelik, büyük , ferah mekanlar. Ancak burada yaşamaya çalışan hayvanlar için durum asla böyle değil. Genelde devletten alınan ödenek yada seçim yatırımı olarak karşımıza çıkan bu tür barınaklar ilk kurulduklarından birkaç yıl sonra gerçek amaçlarını gözler önüne sermeye başlarlar. Genelde uyutma ve toplu itlafların sessizce yapıldığı bu barınaklar hepimiz tarafından bilinmekle birlikte bu konuda ne bir ispat nede bir yaptırım geçmemektedir elimize. Yüklüce mama alımlarından bahsettikleri , mükemmel olarak lanse ettikleri, hastalıktan ari , kısırlaştırmaların düzenli olarak yapıldığı her fırsatta dile getirilen bu tür barınaklarda, işin iç yüzü asla böyle değildir. Tonlarca mama alımı faturalarını ibraz eden kurumlar açlık ve hastalıktan telef olan hayvanlar için genelde hep “ YENİ GELDİLER” ibaresini kullanırlar. Öte yandan da bilinçli eksik operasyonlar , operasyondan sonra yapılan kasıtlı ihmallerle söz konusu barınak nüfusu kontrol altında tutulur. Bu ve bunun gibi bir çok olayın aksi iddia edilirken belgelenir ve belgelerle bir çok konuda geçiştirilir. Ama bu barınaklar en kötüsü yada en tehlikelisi asla değildir.
İSTİFÇİ BARINAKLARI : Birkaç kedi yada köpekle başlayan istifçilik eğilimi daha sonraki yıllarda büyüğüne ve önüne geçilemeyen bir saplantı halini alarak sonunda söz konusu istifçiye barınak teşkil ettirmek gibi bir zorunluluk getirir. İstifçi karakterin getirdiği her türlü olumsuz yaklaşım ve inanç düzeni içinde hayvanlar akla hayale gelemeyecek muamele ve tutuma maruz kalırlar. Açlıktan birbirlerini yemeleri istifçi kişinin değil , ona yardım etmeyenlerin suçudur, kalabalık bir padokta doğumdan sonra diğer köpeklere yemek olan yavrular zira yine onun suçu değildir. Bu ve bunun gibi bir çok konuda en kötü görüntülülerle karşılaşabileceğiniz bu barınaklara gittiğiniz de genelde sizi ağlayan, acındıran, zaman zaman öfke nöbetlerine kapılan istifçiler karşılar. Amaç genelde oradaki ziyaretçilerden ziyadesi ile bir yardım koparmaktır. Kısacası İstifçi Barınaklarında genelde hayvan refahı ve sağlığı asla düşünülmez, gelen yardımlar için oradadır kişiler.
GÖNÜLLÜ BARINAKLARI: Şu ana kadar yakinen takip ettiğim bir tane örnek var maalesef , Yedikule Hayvan Barınağı her türlü olumsuzluk ve yoksunluk burada da mevcut, atılmalar terk edilmeler kısaca aklınıza ne gelirse. Ancak bu güne dek ne bir itlaf haberi neden toplu ölüm kulağıma geldi. Daha çok oradan yükselen yardım çığlıkları var halen kulağımda. İyisi ile kötüsü ile an be an takip edebileceğiniz kadar şeffaf ve açık bir yönetim söz konusu. Birebir işin içinde olan insanlar, bok temizleyen , idrar yıkayan, hasta uyuz demeden evine alıp götüren bakan insanlar var. Sanırım orası ile ilgili bana göre tek olumsuzluk BARINAK olması.
RM ( Rehabilitasyon Merkezleri) : Modern dünyadan dilimize dolanan bu terim, işlev olarak burada muhafaza edilen hayvanın hastalıklardan arındıktan sonra sağlıklı ve kontrollü bir biçimde alındıkları yerlere bırakılması esası ile kurulmuş olsalar da . Bu esas uygulamada ilk göz ardı edilen şey olmaktadır. Adı barınak yada RM olsun bir çok hayvan ( çok az sayıdaki şanslı olanlar hariç) buralarda ölümü beklemekte ve ölmektedir. En önemlisi görece küçük mekanlarda onlarca hayvanı hapsetmek üzerine kurulu olan bu sistem sizlerinde bildiği üzere artık ilk günlerdeki parıltısını kaybetmiş ve aslında sıradan barınak kavramından bir farkı olmadığını bizlere göstermiştir.
DOĞAL YAŞAM ALANLARI : bu terimi her duyduğumda gülüyorum , içim acıyarak! Hangi canlıya doğal yaşam alanı bıraktığımız gibi son derece komik bir soru geliyor sürekli aklıma. Bizlerle aynı yaşam ortamını paylaşan bir çok hayvanı yukarda adı geçen farklı yerlerde hapsediyoruz. Son yıllarda da yukarıdaki örneklere göre daha geniş alanlardan bahsediyoruz kendimizi avutmak için. Etrafı çitlerle çevrili DOĞAL YAŞAM ALANLARI… Açık ceza evi demenin en uygar şekli sanırım. Kendi adıma bu kavram ve sözde buna kavrama uygun birkaç örnekte bana göre uygulamada çoktan sınıfta kaldı.

Yazıyı buraya kadar okuyan herkesin peki bu adam ne istiyor diye sorduğunu hatta beni çok daha farklı eleştirdiğinizi duyar gibiyim. O zaman açıklamalıyım size neden bu kadar zor beğenen yada asla beğenmeyen biri olarak ne istediğimi.
Her şeyden önce hiçbir canlının sırf bizler rahatsız oluyor yada istemiyoruz diye kapatılmasını kabul etmiyorum, hangi hak ve cüretle bunu yaptığımızı hala anlamış değilim. İstifçi barınaklarında yıllarca bulunduğu kafesten gezmek için bile çıkamadan ölen köpekler görmüşken böyle bir konuda sessiz kalmamı kimse bekleyemez benden. Bazen yasak yada tehlikeli diye sadece bir metrekare bir beton zeminli kafeste ölüme terk edilen bir pitbulu görünce , kimse benden bunları tasvip etmemi bekleyemez. Bu ve buna benzer biri sürü olumsuzluk varken nasıl olurda ben bir birey olarak barınak yada adı her ne olursa olsun böyle bir kavramı savunabilirim.
Peki ! Ne mi istiyorum… ?
Hayvanların sosyalleştikleri, sokakları ve parkları insanlarla paylaştıkları, eskide kalan tabirle mahallemizin kedisi , köpeği söylemlerinin yine havada uçuştuğu o günleri istiyorum. Yada daha ileri giderek onların egemen olduğu kentlerde azınlık olarak yaşamayı istiyorum. Hepinize çok uzak bir ütopya dan bahsediyorum. Çok hayvanın az insanın olduğu mutlu şehirlerden bahsediyorum…

13 Haziran 2011 Pazartesi

YAŞAM HAKKI !!!


İki yada üç kelimenin yan yana getirilerek söylendiği bu tabir, birkaç kelimeye sığmayacak kadar derin ve anlamlı. Her şeyden önce şunu sormak ve cevabını aramak gerekli;
“Yaşam hakkı, kime ve neye göre vardır”
Günümüzde herkes hayvanların yaşaması gerektiğini , yaşatılması gerektiğini ısrar ve inatla savunmakta… Bu doğrudur ! Hayvanlar yaşamalı ve yaşatılmalıdır. Ama burada bir önemli nokta vardır, oda hayvan hakları , yaşam hakkı ve benzeri konularda bizlerin olaya nasıl baktığımızdır… Bizler tür olarak bu canlılara söz konusu kanun ve hakları neye dayanarak veriyoruz, onları yaşamalı yada yaşamamalı diye nasıl sınıflandırıyoruz. Sokakları , caddeleri, piknik alanlarını hatta doğal ve milli parkları neye göre kategorize ediyor , sınıflandırıyor ve buraları sahip olduğumuz hangi güce dayanarak onlardan arındırıyoruz? Bize, türümüze bu hakkı kim ve nasıl veriyor?
Başlıkta ki iki kelimenin bana göre açılımı, her canlının kendi özgür iradesi ve ortamında yaşabilmesi demektir. Ama hepimiz istifçilikle, bilinçli hayvan severlik arasındaki o bıçak sırtı çizgide bir çok kez yürümüş bulunmaktayız. Bireysel olarak sahip olduğumuz imkanlar , psikolojik alt yapımızın zayıflığı ile birleşince ortaya çıkan tablo, onlarca hayvanla paylaşılan bir ev, hayat ve yaşam hakkı konusunda söz sahibi olduğunu sanan, ekonomik ve sosyal açıdan sürünen hayatlar ve bu hayatların verdiği yaşam mücadelesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu şekilde yazıldığında ve okunduğunda ne denli duygusuzca geldiğini biliyorum. Ama gerçeklerde bunlar. Hepimiz etrafımızda söz konusu örnekle uyumlu en az bir kişi tanımıyor muyuz ? Hatta bazıları bu konuda kendilerini bile aşıp, barınak gönüllüsü yada yöneticisi sıfatına bürünmüyor mu ? Evler dar gelince, daha geniş alanlar, devlet, belediye, gönüllü desteği ile bu gidişatı bir üst seviyeye çıkarmıyorlar mı?
Peki! Şimdi soralım yukarda ki başlık ve taşıdığı anlam nereye kayboldu ?
Bizler onlarla aynı dünyayı, aynı sokağı ,aynı caddeyi paylaşmak ve bunu öğrenmek zorundayız, ama ne yapıyoruz? Hastalık ve sapkınlık derecesinde bu hayvanların enerjisine muhtaç olan zavallı karakterlere teslim ediyor, yaşamdan ve hayattan başka bir beklentisi olmayan, misyonu ve vizyonu gelişmemiş kişilere bu canları vererek kendimizi iyi insan yada hayvan sever adlediyoruz.
Nedenli büyük bir hata ve gaflet içinde bulunduğumuz konusunda ise en ufak bir fikrimiz yok. Bir eve doldurulan hayvanlar yada bir barınak dolusu hayvan arasında aslında sayı bakımında başka bir fark maalesef yok. Birinde daha az hayvanla aynı duygusunu tatmin eden, diğerinde ise daha fazla hayvanla yetinemeyen iki karakter var. Karakterler aynı, görüntüsü, imajı, çevreye verdiği fikir her ne olursa olsun aynı.
Bir oda içinde yaşamaya mahkum bir hayvan, aç yada tok olmasıyla mı ilgilenir yoksa dışarıda özgürce dolaşmakla mı? Bir barınakta onlarca yıl kafeslerde kalan hayvanlar , barınağın güzelliği, temizliği yada yemeklerin kalitesiyle mi ilgilenir yoksa koşup oynamakla mı ?
İşte yapmamız gereken en önemli şey bu! Yani empati kurmak, insan olduğumuzu unutmak , hayata bir kedinin yada bir köpeğin gözünden bakıp ne istediğini anlamak. Bunu başaramadıktan sonra Yaşam Hakkı gibi bir şeyi savunmanında bir anlamı yok. Çünkü onları maruz bıraktığımız şey YAŞAM değildir. Nefes alırlar, verirler, yemek yerler hepsi o! Bizler aynı durumda ne kadar dayanabiliriz? Yada bize böyle bir şey yapılsa ne kadar boyun eğebiliriz? Binlerce insan bu uğurda savaşıp ölmedi mi, ÖZGÜRLÜK diye bir kavram için bildirgeler yazılıp bu uğurda savaşlar yapılmadı mı ? Kendimiz için bu denli önemli olan bir kavram konusunda hayatımızı ortaya koyabiliyorken, bizden daha zayıf ve bize bağımlı hale getirdiğimiz canlılara bu hakkı neden vermiyoruz? Kişisel egoları, psikolojik takıntıları, sosyal dışlanmışlığı, öz güven sorunlarımızı, kısacası hayattan alamadığımız her şeyi onlara sahip olduğumuz gibi aptalca bir düşünceyle telafi etmeye çalıştıkça, hiç birimiz tam olamayız. Hepimiz eksik, ezik , dışlanmış olarak yaşamaya mahkum oluruz.
Hiç bir canlı bir başka canlının, malı,kölesi,oyuncağı,zevk aracı olamaz. Onlarla aynı dünyayı , aynı evi,aynı yemeği onlar istediği kadar paylaşabileceğimizi anladığımız gün sanırım bir adım daha atmış olacağız.